Tüm Yazılara Dön
🌐 This article is also available in English: Read in English ➔

Pamuk Helva Pembesinden Kırmızıya: Yaşam Sahnesi ve Kökler

Hayattaki tesadüflere ve mucizelere inanarak büyümüş küçük bir kız çocuğuydum ben. Sokakta, mahalle kültürünün tam ortasında; bir ekmek arası peynir domatesin sunduğu o saf coşkuyla ve pamuk helva pembeliğinin masumiyetiyle büyüyen bir çocuk...

Zaman aktıkça o uçucu pembe, yerini yoğun ve derin bir kırmızıya bıraktı. Kırmızı, birden fazla dili olan bir renktir; yaşamı anlatır, kandır o; tutkuyu ve romantizmi anlatır, güldür o; cesareti ve korkuyu anlatır, ateştir o... Bu kadar çok duyguyu aynı anda koynunda saklayabilen bir diğer renk de ancak beyazdır herhalde. Ve evet; hayatım artık kıpkırmızıydı. Üstelik o çocukluk tesadüflerini ve masalsı mucizeleri de içine alıp yutmuş, alevden bir kızıla bürünmüştü.

Bazen kendimi bir Sherlock sahnesinden fırlamış gibi hissediyorum. Hayatıma dokunan insanlar, geçtiğim okullar, çalıştığım yerler, bana öğretilenler ve beni bugüne hazırlayan tüm o dönüm noktaları... Önceleri her şey sizin kendi kurgunuzmuş gibi gelir; ama sonra olayları kronolojik olarak arka arkaya dizdiğinizde bir an durur ve düşünürsünüz: Belki de o büyük kurgunun ta kendisi sizsiniz.

Önünüze saçılan yapboz parçalarını tek başınıza birleştirmeye çalışırken, büyük resme her yaklaştığınızda yeni parçalar eklenir ve o sınav asla bitmez. Tam da bu yüzden, ekranların ve sanallığın soğukluğundan sıyrılıp insanların gözlerinin ta içine bakarak konuşmayı, onların varlığını aynı odada teneffüs etmeyi özlüyorum. Sanallık ne kadar hayatımızın merkezinde olursa olsun; benim ruhum hâlâ o eski usul samimiyeti, mahalledeki ekmek arası peynir domatesin o yalın sıcaklığını arıyor.

Köklerine Tutunan Bir Fidan

Yine de kendimi iyi yetiştirilmiş, toprağına sağlam basan bir fidan gibi görüyorum. Köklerime sadık kaldıkça hiçbir fırtınada yıkılmayacak, zamanı geldiğinde meyveye duracak bir ağaç gibi... İşte bu yüzden kıpkırmızı rujumu ve kırmızı ojelerimi sürüp, karanlıkların ve belirsizliklerin ortasından dimdik geçiyorum.

Etrafınızda size hiçbir şey bilmiyormuşsunuz gibi davrananlar, sizi yalnızca kendi sığ pencerelerinden tartmaya kalkanlar hep olacaktır. Ama mesele, herkesle tek tek savaşmak değildir. Asıl mesele, kendi köklerinize sımsıkı tutunup kendi rotanızda yürümeyi seçmektir.

Bir sanatçı için sahnedeyken salondaki herkesin nabzını aynı anda tutmaya çalışmak en büyük tuzaktır. Eğer salondaki her gözü memnun etme yanılgısına düşerseniz, ezberiniz şaşar; rolünüzün ruhunu kaybedersiniz. Oysa yapmanız gereken tek şey, gözlerinizi kapatıp oynamaktır. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi... Sabah mahalle bakkalına giderken nasılsanız, sahne ışıklarının altında da öyle sahici kaldığınızda gerçek bir oyuncu olursunuz.

Oyunun İçinde Kalmak

Bazen bir savaş alanının ortasında, bazen uçsuz bucaksız bir ormanın derinliğinde bulursunuz kendinizi; ama ne olursa olsun hep o oyunun içinde kalırsınız. Sahne değişir, kostümler değişir, oyuncular değişir; fakat seyirci daima oradadır. Bu yüzden korkmayın; yaşamaya ve rolünüzü en içten halinizle oynamaya devam edin.

Arada bir durup geride bıraktığınız yola bakın: İnanamayacaksınız. Hayatınızın en büyük zaferleri de en sarsıcı dönüm noktaları da tek başına sizin planınız değildi. Siz sadece seçimler yapıyordunuz ve o seçimler sizi çoğu zaman hiç seçmediğiniz bambaşka kapıların önüne bırakıyordu.

Karmaşık, evet... Ama bir o kadar da taptaze ve yaşam dolu. İnsanoğlu için üretken ve anlamlı olmanın başka bir yolu da yok zaten.

GU

Gizem Uzer

Düşüncelerini, edebiyata ve hayata dair gözlemlerini dijital bahçesinde paylaşan bir yazar.

← Sırların Sırrı: İnsan Zihninin Uyanışı ve Kadim BilgelikKendi Yuvanı Örmek: Başkalarının Aynasında Kaybolan Sezgiler →